Bir Cumhuriyet okurundan… – Murat SEVİNÇ

Daha önce bir başka yazıda verdiğim örneği yinelemek istiyorum. Zamanında, rahmetli Levent Kırca’nın bir ‘yılbaşı’ parodisinde, Türkiye’nin bir köyünün 1960’larda bir yılda (diyelim 1966) takılıp kaldığı, sonraki yıllara ‘girmediği’ anlatılıyordu. Hatırladıkça gülümsediğim, hüzünlü bir hikâyeydi.

Cuma gecesi, Cumhuriyet Gazetesi yönetiminin değiştiğini, Vakfın başına, Cumhuriyet yazar ve çalışanlarının yargılandığı sürece dek adını duymadığım ancak sonrasında ne yazık ki sıklıkla duyduğum Alev Coşkun’un geçtiğini duyunca, yine aynı parodiyi hatırladım.

Türkiye, resmi ve sivil hemen tüm kurumlarıyla 1990’lara dönüp 21. yüzyılın ilk çeyreğine varana dek, orada bir süre daha kalmak istiyor belli ki. CHP’nin başına da bir an önce Önder Sav geçerse, şahane olur!

Takip eden herkes, Cumhuriyet Vakfı’nın 2014’teki seçimlerinden, o seçimin bağımsız yargı tarafından iptalinden, bağımsız yargının iptal kararının bağımsız yargının tepesindeki Yargıtay tarafından onanmasından haberdardır. 7 Eylül’de, seçim yapıldı ve yeni Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu oluştu.

Yargı sürecinde, daha doğrusu Cumhuriyet içindeki kavgada, yıllar sonrasında ‘utanç’ başlığıyla yazılıp anılacak işlere tanık olundu. ‘Günahım kadar sevmeme özgürlüğümü’ doyasıya kullanmak istediğim kimi isimler, ‘ihbarcılık’ yaptı. Saray’a gönderilen malum ‘isimsiz’ mektubu (seçimin usulsüz, vakıf senedine aykırı yapıldığına dair) Alev Coşkun’un yazmadığı, iftira olduğu iddia edildi. Ahmet Şık, ‘İtham Ediyorum’ adlı kitapta (savunma) konuya, mektuba ve Cumhuriyet’te olup bitene ilişkin gayet açık bilgi veriyor. Sakıncası yoksa burada da, Ahmet Şık’a iç huzuruyla güvenme hakkımı kullanmak isterim.

Lafı uzatmaya gerek yok. Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek isteyenler, ele geçirdi. Yeni yönetim, beklenebileceği üzere ‘acilen’ Atatürkçülük açıklaması yaptı. O ihbar ve yargı süreci sonrasında façayı düzeltmek gerekiyor haliyle! Açıklamayı yapanların ‘Atatürkçülüğü’ ile iktidar çevresini ‘dindarlığı’arasında pek fark olmadığı kanısındayım. Aynı samimiyet düzeyi. Atatürk’ü yeni yönetimden daha iyi kim bilebilir ki, daha iyi kim anlayabilir ki! Öyle ya…

Şimdi herhalde ‘acilen’ işten çıkarma, yazılara son verme, gazeteyi ‘bölücülerden’, ‘liberal ihanet çetesi mensuplarından’kurtarama ‘operasyonları’ başlar. Herhangi bir sürpriz olacağını sanmıyorum. Türkiye’de yaşıyoruz, olsa bugüne dek olurdu, şu yaşa dek mutlaka görürdüm!

Olup bitenin mide bulandırıcı yanlarını bir yana bırakalım. Sorun şu ki, herhalde, ‘Öyle işler yapın ki, yeryüzünde ve neyse ki yeryüzünde olan Türkiye’de ‘yeni’ olan, olmakta olan, olacak olan her neyse, tümüyle taban tabana zıt olsun’ denilse, bu kadar başarılı olunabilirdi!

Peki bana ne Cumhuriyet’te olup bitenden? Bu güne dek, bir kitap yazısı, iki Çarşamba yazısı (bir ara çıkan Cumhuriyet Akademi’de) ve bir de cezaevindekilere mektup dışında bir şey yazmadım Cumhuriyet’te. Yalnızca bir ‘okurum’. Çok sevdiğim yazarlar var. Bu yazıyı da, olup biteni takip eden bir ‘okur’ olarak yazıyorum.

Yazıyorum, çünkü çok üzgünüm.

Ola ki bu yazıyla karşılaşırlarsa, mutlu tayfanın, bir okurun üzüntüsünü zerrece umursamayacağını ve hatta söveceklerini de gayet iyi biliyorum. Bir ‘okur’ çok üzgünmüş. Bak sen. Zaten o da terörist merörist diye atılmamış mıydı! Üzülsün, beter olsun! Muhtemelen üç beş yarım akıllı da, ‘Ulan bunlar liboş zaten’ nevi tepkiler verir. İnsan yıllar içinde bu zekâ ve ahlak düzeyine aşina oluyor.

Bir gazeteyi şu yönetir bu yönetir, yayın politikası şöyle olur böyle olur. Bunlar herhalde o gazetenin bileceği işlerdir. Bir gazete yönetimi, ‘Gezi gençliğine’ Alev Coşkun zihniyetiyle vesaire hitap edeceğini düşünüyorsa, ne diyebilirsin ki. Fakat bir de okuyucu var işte ve her biri birbirine benzemiyor.

Bir ‘okur’ üzüntüsünden, tanımlamakta zorlandığım, şöyle bir duygudan söz ediyorum burada: 7 Şubat 2017 gecesi, o KHK’den haberdar olduğumda yaşadığım türden bir şey. Üzüntü değildi. Üzüntü ya da şaşkınlık olmayan, bir ‘öf be’ duygusuydu belki. Tuhaf bir biçimde, Dinçer’den ihraç haberini aldıktan üç beş dakika sonra, 12 Eylül sonrasında 1402’lik olan hocamı, hocaları düşündüm örneğin. ‘Ulan hep mi aynı şey olur, hiç bir şey mi değişmez bir memlekette be’ gibi bir haleti ruhiye. Pespayeliğe, zavallılığa, süfliliğe duyulan türden bir kızgınlık, bıkkınlık, hayret duygusu.

İşte okuru olduğum gazetenin vakfının başına, Alev Coşkun ve şürekâsının geçtiğini okuduğumda da, böyle bir şeydi yaşadığım. Öf be!

Tabii her zaman olduğu gibi, Recep Tayyip Erdoğan’ın yeryüzündeki en şanslı siyasetçi olduğunu da düşündüm. Bir de, ‘Perinçekgillerin’ nasıl mutlu olacağını.

Ben bir okurum. Cumhuriyet, her gün okuduğum üç ‘basılı’gazeteden biri. Hepsi bu. Benim, eskiden Milliyet alan, ancak gazete tüpçünün eline geçince Cumhuriyet almaya başlayan, dindar, orta halli yaşam süren bir ailem var. Her gün, inatla ve inatla bir Cumhuriyet alıyorlardı. Sevdikleri ve destek olmak istedikleri için. Bu adamlar yönettiği sürece almayacaklarmış. Ben de almayacağım.

Yalnızca iki kişi kaybetti, tirajından. Hiçbir önemi yok kuşkusuz. Alacağı reklamlar vs. yanında lafı olmaz muhtemelen. Herhalde okumayı isteyeceğim bir iki yazar kalır, onları da internetten bulurum.

Aman canım Allah aşkına, ne önemi var bunların. Bir okur olarak üzgünmüş! Bak sen. Canımız cehenneme…

Teşekkür notu: Eski yayın yönetmeni Murat Sabuncu’ya bir‘okur’ teşekkürü borçluyum. Murat Sabuncu’nun veda yazısı ‘internet sayfasından’ kaldırılmış! Değerli Murat Sabuncu’nun yazısını buraya bırakıyorum.

URL: http://www.cerideimulkiye.com/?p=43819

Editör - 9 Eyl 2018. Kategori Mülkiyeden, Mülkiyeli Yüzler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım AJANS4