Yeni bir şey olmayacak – M.Şirin ÖZTÜRK

Soyumuzun serüveni hakkında daha çok tahminimiz, daha az bilgimiz var. Bu çok tahmine ve az bilgiye rağmen soyumuzun yakın tarihindeki serüvenini okuyabiliyoruz. Bu okuma, serüvenin nerede sonlanacağının ipuçlarını da veriyor az çok.

Soyumuzun yakın tarihi olarak, Mezopotamya’da ilk buğday tanesini tarlaya ektiğimiz, ilk üzüm fidanını toprağa diktiğimiz tarihten günümüze kadarki kısa tarih aralığını alıyorum. Öteki tarihlemeler ve tasnifler antropologları, arkeologları, savaş araç ve avadanlıkçılarını, din tarihçilerini ilgilendirir.

 

Bizim izini sürdüğümüz tarih, “yoruldum artık, dağ bayır dolaşıp, domuz geyik avlamak, zehirli mantar yiyip ölmek istemiyorum, toprağa yerleşip toprağımda, tandırımdan yayılan ekmek kokuları arasında, hasırımın üstünde ölmek istiyorum” tarzındaki kararın verilip uygulamaya geçirildiği gün ile “sular kirlendi, nehirler kurudu, ormanlar tükendi, hayvanlar öldü, insanlık bitti, bıktım bu sentetik hayattan, bu obeziteden, şekerden, stresten, kalp sektesinden.  İntihar etmek istiyorum ama önce son atom bombasını ateşleyeyim” demeye başladığımız günümüze kadar olan kısacık tarih.

 

Oysa, o eski günler ne güzeldi. Av peşinde koşturduğumuz zamanlarda tek bir kaygımız vardı; Avlanırken av olmamak. Tüm reflekslerimiz, tüm zihinsel ve bedensel aktivitemiz buna yönelikti. Av olmadan avımızı alıp karnımızı doyurup hayatta kalmak ve soyumuzu sürdürmek dışında bir nefsi talebimiz de yoktu. Sonra bir rastlantı, ya da yakın tarihimizin o ilk anlarını belirleyecek olan bir talihsiz kaza sonucu toprağa yerleşmeye karar verdik. Toprağa yerleştiğimiz andan itibaren içine gömüldüğümüz rehavetten istifade yarına dair kaygılar üretmeye başladık. Biz, bahçemize diktiğimiz incirin gölgesinde keyif çatarken başka birinin tarlalarımıza, bağlarımıza bakabileceğini farkettik ve köleliği böyle akıl ettik. Bizim yerleşeceğimiz topraklarda şeytan diye birinin çoktan hüküm sürdüğünü bilmiyorduk. Onu duymamıştık ve yolda görsek kim ya da ne olduğunu anlamayacaktık. Ne daha önce avladığımız bir şeye benziyordu, ne de bizi avlamaya kararlı başka bir şeye. Dolayısıyla ona kanmamız hiç zor olmadı.

İsterseniz toprağa yerleşmeye karar verdiğimiz o günleri ve bir adım sonrasını bir de kadim metinlerden okuyalım ve Sümer ve Akad’dan, Babil’den, Mezopotamya ve Levant kadim medeniyetlerinden günümüze ulaşan bir belge olan Tevrat’a (Eski Ahid) bakalım; (Belirtmeliyim ki, kutsal metinlerde yer alan anlatıya dair hiç bir yorum (tercih edilen ifadesiyle tefsir) okumadım ve bilmiyorum. Dolayısıyla, insanlık tarihine dair sahip olduğum bölük pörçük bilgiler (kimin bilgileri bölük pörçük değil ki) ışığında yapacağım yorumun sevabı da, günahı da benimdir.)

 

Tevrat’ın “yaratılış” babında, Adem Babayı içinde Dicle ve Fırat’ın da aktığı Aden (Eden)’de keyif çatarken buluyoruz. Hiçbir şey eksik değil. Yanında Havva’sı da var. Hazret, Eden’de (Cennet) sonsuz nimetler içinde gözleri kör, keyif çatıyor anlayacağınız. Evet, Tevrat’a göre Adem kördür! Günah, gözlerini açacaktır.

 

Öykü şöyledir; Rab doğuda, Aden’de (Mezopotamya) bir bahçe dikti. Yarattığı Adem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında YAŞAM ağacı ile İYİ ile KÖTÜ’yü bilme ağacı vardı. Ve Rab, ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”

Ne var ki, yılanın aklını çeldiği Havva “iyi ve kötüyü bilme ağacı”nın meyvesinden keyifle yemeye başlayınca Adem’in de canı çeker, meyveden yer, gözleri açılır ve çıplak olduğunu görür. (Tevrat’ta yılan olarak adlandırılan bu baştan çıkarıcının, öykünün Kurandaki versiyonunda şeytan olarak adlandırdığını unutmayalım.)

‘Rab Adem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Adem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Rab, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Yoksa sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?”

Ve gözleri açılan Adem, ilk iftirayı da eder; Rabbi, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtlar.

Görüldüğü üzere, kadim metinler de hikâyemizi ya da serüvenimizi Eden’in bereketli topraklarına tezgah kurduğumuz günlerden başlatıyor. Serüvenimizin başladığı daha ilk günde, yani bağı bahçeyi sahiplendiğimiz anda, hile, iftira ve açgözlülüğümüz de başlamış. Adem kör olduğundan açgözlü olamazdı zaten. Açgözlülük göz gerektirir, bunun olması için de ilk günaha imza etmek gerekir.

 

Öyleyse, bu anlatılarda serüvenimizin neden böyle geliştiğini ele veren bir sır var ise, bu sırrın kapılarını açmak üzere “yaşam”, “iyi ve kötü” ve “körlük” kavramlarını anahtar olarak seçiyorum. Anahtarlarımızı seçtiğimize göre, daha ötelere, öykünün orijinal kaynakları olan Sümer-Akat tabletlerinin yazıldığı Ur, Nippur, Lagaş kütüphanelerine ve tapınaklarına, yani Eden’in merkezine kadar gitmemize gerek kalmadı.

Körlüğü kelime anlamıyla anlamak, binlerce yıl öncesine dayanan bir kadim metni anlamaya olanak vermez. Körlük kavramı bana göre, en metaforik, en derin mecazi anlamlar yüklü kavramlardan biri. Tevrat’ta da, Kuranda da, körlükten ayrılış, Adem’in meyveyi yedikten sonra kendinin çıplak olduğunu görmesi ile ifade edilmiş. Öyleyse, Hz. Muhammedin, “Allah şöyle buyuruyor: Dünyada kulumun iki gözünü alırsam, benim katımda bunun karşılığı ancak cennet olur” şeklindeki Hadisi Kutsi’yle birlikte düşünüldüğünde her iki kitapta da körlüğe olumlu bir anlam yüklendiği anlaşılmaktadır. Mevzubahis körlük, kuşkusuz fiziki körlük değildir. Bu körlük, insanı nefs ve arzunun girdabına kapılmaktan alıkoyan bir doymuşluk halidir; “umut etme” değil “olma” halidir. Açgözlülüğün, tatminsiz arayışların zıddıdır, cennettir.

O halde, gözlerimizin açılıp serüvenimize başladığımız o talihsiz andan başlayıp bizi bugün içine düştüğümüz tuzağa, çıkışı zor zindana hırsımız, kontrolsüz iştahımız, doymak bilmez nefsimiz peşinden umut ederek, daha çoğunu isteyerek sürüklendik. Bu tuzağa, doymuşların körlüğünden kurtulduğumuz için, gözlerimiz açıldığı için düştük.

 

Mesele bununla kalsa iyiydi ama değil. Bir yasak çiğnedik; BİLMEK istedik. Bu bilme, fizik alemi, hayvanı ve insanı tanıma, evin, işin, meyhanenin, mescidin yolunu bulma, zehirli mantarı zehirsizinden ayırt etme, lira düşerken dolar alma türünden bir bilme değil kuşkusuz. Bu bilme, iyi ve kötüye dair hüküm sahibi olma, iyiyi ve kötüyü tasnif etmeye kalkışma, kendimizi hüküm veren makamına yerleştirme şeklindeki tanrıya mahsus bilmedir. Körlüğümüzden olmamızın sebebi de bu ihlal zaten.

 

Yaşam ağacının gölgesinde, her türlü arzuya tok, her türlü umuttan azade huzur dururken, Rabbin uyarısına rağmen bilme ağacına yöneldik, bilmek istedik, bu beyhude bilmek isteğimiz yüzünden yoldaşımıza (Havva’ya) iftira attık. Oysa Pir ne güzel tarifliyor o yaşam ağacının gölgesini; “Şarap getir/Doymuşların divanında, ayık, sarhoş, yoksul zengin hepsi birdir.” Çünkü gerçekte ne o tasnifi gerektirecek bir iyi ve kötü, bir fakir ve zengin ayrımı var, ne de o tasnifi yapacak bir göz. Doymuşlar, nefsin, arzunun, umudun körüdür bu yüzden.

 

İbni Arabi, bu bilmenin, yani iyiye kötüye, doğruya yanlışa dair hüküm sahibi olma arzusunun zindan olduğunu söyler; “İnsan kendi hükmünün mahkumudur.” der. Tüm acı ve ıstıraplarımız, sınırsız işkencelerimiz, içine gömüldüğümüz cehennem, bilme konusunda Tanrıyla giriştiğimiz yarışın lanetidir. Bütün bu ahkamları da evrenler içindeki bir evrende, bir toz zerresi kadar bir yerde kesmişiz hem de.

 

 

Şimdi hepimiz adına Nietzsche ağlıyor, feryat ediyor; “Herhalde bir köpek ile benim aramdaki en büyük fark, köpeğin, geleceğin korkularını ve geçmişin yükünü taşımadan, içinde bulunduğu anda herhangi bir umut ya da kaygı duymaksızın nasıl yaşayacağını bilmesidir.  Ah benim çocukluğum!  Umuda ihtiyaç duymadığım kaygısız günlerim! Gelecek umuduna ve geçmiş yüküne henüz yenik düşmediğim, boynuma işkence ipini geçirip kendimi zindana sürmeden önceki günlerim!”

Eden’deki ilk hile ve iftiradan başlayarak içine sıkıştığımız bu umutsuz zindana kadar, insan soyunun yakın tarihi şeytanın zaferleriyle doludur. Putlarımız, ilahlarımız, görkemli tapınak ve katedrallerimiz, savaşlarımız, savaştaki zaferlerimiz hepsi onun eseri. Kendimize mal ettiğimiz tüm bu başarıların, tüm bu zaferlerin kaybedenleri bizdik aslında. Biz daima yenileniz. Serüvenimizi tükettik. Yolun sonuna geldik. Yolun sonu da yola çıktığımız noktadır artık.

Oysa, kütüphaneler, tapınaklar, kiliseler, dergâhlar, mescitler, ilahları ve onların önerdiğine hükmedilen ahlak kurallarını anlatan milyonlarca cilt kitapla dolu. Dünyanın kaynaklarının ve insanların emeğinin önemli bir kısmı, ilahların ahlaklarını, onların doğru ve yanlışlara dair prensiplerini bize hatırlatsın diye beslediğimiz ilahiyatçı ordularıyla dolu hala. Ve bütün bunları da medeniyet, medeniyetimiz diye etiketledik. Ama onların resmi ritüellerine de, onlara da pek de ihtiyacımız kalmadı artık. Tükendik çünkü.

 

Yaşanabilecek tüm acılar yaşandı. Yapılabilecek tüm kötülükler yapıldı. Tüm işkence ve ölüm yöntemleri denendi. Tüm zulümler çekildi. Soyumuzun inşa ettiği cehennemden, elindeki  araçlarla kurtulma şansı yoktur. Varsa da onu cehenneminin en dibine ilk cehennem ateşini tutuşturduğu noktaya sürüklüyor. Bu yüzden yolun sonundayız ve ipin ucu şeytanın elinde. İpin ucunu elimize alabileceğimiz konusunda ufukta en ufak bir ihtimal görünmüyor. Dolayısıyla, serüvenin kalanda da yeni bir şey olmayacak.

 

Diyeceksiniz ki, tüm kötülükleri, soyumuzun bu yanlış yollara sapmasını, acı ve cehennemimizin tüm sorumluluğunu şeytana yükledin, bizim hiç sorumluluğumuz yok mu? Olmaz olur mu? Bizi yok olmaya götüren bu serüvendeki şeytan biziz zaten.

URL: http://www.cerideimulkiye.com/?p=43732

Editör - 19 Tem 2018. Kategori Bizim Meydan, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım AJANS4